Yenmişliklerim, yenilmişlerim...
Umrumda bile değilsiniz...
Akşamın şu saatinde tek isteğim,
Sevgilinin sesini duymak...
Duyabilir miyim?
HAYIR...
Hayat işte bu kadar anlamlı ve de anlamsız.
Gerisi, külâhıma...

Hangi aşk “yasak aşk”tır? Yazayım, dedim olmadı.
Çizeyim, dedim olmadı.
Boş ver, dedim olmadı.
Anlatayım, dedim olmadı.
Dinleyeyim, dedim olmadı.
"Serbest aşk",
"İmkânlı aşk”,
Var mıdır?, diye düşündüm, olmadı.
Sadece şunu biliyorum;
Adı aşk ise önüne, sağına, soluna, altına, üstüne sıfat koyamazsın.
Koyarsanız eğer, o zaten aşk değildir. Karıştırıyorsundur.
Ve dikkat,
Ben ne demek olduğunu “biliyorum” diyen de yalan söylüyordur,
“Bilmiyorum” diyen de.
Ondan “olmuyor” işte! Çünkü ben ya “biraz” biliyorum ya da sansürsüz bir hayat istiyorum.
"Bilmemene imkân yok lakin belki sen de fazla büyümesin istiyordun besbelli…
Ne yanmaz, yıkılmaz sandın aşkı.
Ne bitmez, tükenmez.
Oysa fermanlar bağladın, nedensiz nedenler ürettin, aşkımı ise sebeplerle tükettin.
Anlamını gözlerimden görmemiş, dokunuşumdan hissetmemiş gibi harcadın.
Beni, bakandan kıskandın ama onları bana güldürmekte hiç sakınca görmedin.
Seni kabul etmeyecek toprak yok elbette ama ya seni bir daha kabul edecek yüreği de bulamazsan?
Ya bulduğunu sandığın şey, sana bir imzalık sahip oluşsa?
Ya, kızın da çekerse senin bana yaşattıklarını?
O zaman ona da –kader- diyebilir misin, hiç gocunmadan?
5 saat yumuşayabilen, 19 saat köseleşebilen kalbinle mutluyum diyebiliyor musun hayata?
Ya da, artık hayattan fazla bir şey beklemediğin yalanına mı inandırdın kendini?
Bensizlikle, sen kendine de bana da diri diri ölmeyi mi, ölü ölü yaşamayı mı verdin?
Sonra da” hayat bu, ne yapalım kadermiş” diyebilecek kadar yüzsüzleştin mi kendine?
Uyurken bile yan yastıkta duyabileceğin bir nefes mi battı sana?
Yoksa sen de, aşk için “onu dövmezsem dizimi döverim” diyenlerden misin?
“En tomurcuk gülden bile daha güzel” olduğum sence bir yalan mıydı sadece?
Hayatı öğrenecektim senden. Öğrendim de belki. Bir simidi ikiye bölüp yediğimizde aldığım tat, şimdi kaşarla beraber mideme inen, kaşarlanmış sevdalarla yoğrulmuş lokma da bile yok.
Çok beğendiğim bir ayakkabıyı almak için yağmur altında yürümeyi göze alamayacağım o iki durak ötesi kadar yol, sana o yolda beş santim yakın olmak keyfini vermedi hiç bana.
Kebapçıdaki hiçbir şiş, pastanedeki hiçbir pasta da eskisi gibi değil artık.
Sana hala “sevdiğim” diyebilmek, sana bir şey ifade etmese de artık, bana senli beni getiriyor. O zaman kendimi daha çok sen, seni daha çok ben yapıyorum gri hücrelerimde.
Hediye ettiğin her yüzüğü, arkasını çevirip taktım kimsecikler yokken hep. “Sen benimsin” gibi geldi alyans görüntüsü verirken bana.
AŞK bu ya, ister kendini kaptırmaca de, ister kendine gelmece.
Ne dersen de işte.
Öyle bir hakkın var ki bende aşk, sen olmasan düzemezdim bu kelimeleri peş peşe.
Yazamazdım, yazmazsam da tükenir giderdim.
Yoksa sen, tükenmeyeyim diye mi gittin? Ne güzel bir yalan olurdu eğer inansaydım.
Seni, kahpe bir yalana uğurladım bilmeden. Sakladığım şey, benim en gerçek, en ben doğrumdu. Oysa sen, saklamayanların –aldın- yalanına dünden gönüllü, dünden de kısmetimmiş diyecek kadar zayıfmışsın.
Okusaydın kızardın, kızsaydın ağzımın payını verirdin gene biliyorum.
“Hiç çabalama” derdim bende sana.
“Hiç gerek yok. Ben bileceğim kadarını biliyorum, uğraşma!” "
....dedi kadın,
Ve gitti...
Aradan aylar geçti.
Artık; ona sadece rahmet diliyoruz... Adam evlendi, 3 çocuğu var...Bu mektubu asla okuyamadı...