İşte böyle...
6/11/2009 ·

Dünyanın en muhteşem dansı "yaşam ve ölüm" arasında gerçekleşiyor sanki.
Ya da diyelim; ben hiç bir şey bilmiyorum...

Dünyanın en muhteşem dansı "yaşam ve ölüm" arasında gerçekleşiyor sanki.
Ya da diyelim; ben hiç bir şey bilmiyorum...
Ama bu akşam,
Ama bu akşam, çok derin yerimden vurdu be!..
Öyle böyle hiç değil.
Anlatayım diyorum; güya her şeyi yazabilirim sanan ben…
Olmuyor be dostlar, olmuyor, olmayacak biliyorum. O yüzden bu gece, becerememeliklerimle dahi olsa yine de aranızda olmak istiyorum.
Bu akşam, buradaki tek hakiki dostumun babasını kaybettik.
Gözyaşlarım ve parmaklarım garip bir hüzünle dans ediyor. Anlatılır gibi değil. Buna yetecek kelime dağarcığına bu aciz arkadaşınız henüz sahip değil.
Tek bildiğim; bana geçen yıl hediye ettiği ve “artık sen de bırak bu mereti” dediği şu çakmak.
Hayatta bir sürü arkadaşım oldu. Ben size yalan söyleyecek değilim. "Bütün babalar harikaydı ya da kutsaldır" gibi gerçek dışı lakırdılar etmeyeceğim. Lakin Güray’ın babası; dünyada tanıdığım en hakiki babalardandı. Tıpkı, benimki gibiydi.
Naci Baba, mekânın cennet, ruhun şad olsun.
Yurdanur Teyze, Allah sana sabır versin.
Gürayım ve Burağım; sabır ve dualarla hep birlikte olacağız, başka yolu yok.
Kas gücü ile “Türkiş” ve “maganda” diye dalga geçiliyor.
Ne ayak istediği yere gidiyor, ne de kol.
“Ruhum var benim diyen” garip garip yaratıklar, gaipten mesaj alıp duruyor.
Kırkpınar ağalığı bir Yunan’a para karşılığı satılıyor.
İşler ayna, çal çal oyna durumda debelenip durmaktayız.
Belli ki, mevcut genetik durumumuz bir halt etmiyor.
Tüm umudum; “genetiği değiştirilmiş organizmaların satışına izin veren tarım bakanlığı kanunu”
Hayırlı işler.

Tenin, bana verdiğin gelecek gibi bembeyaz.
Gözlerin, bana her zaman umut verecek kadar canlı ve aydınlık.
Dudakların, hep en doğruyu söylemeye yeminli.
Ellerin, hep çok güzeldi. Belki bu yüzden sevdim okşamaların anlamını.
Ayakların, hep en doğru yere gidiyor, belki bu yüzden benim de arkamda ufacık bir leke bile yok.
Kalbin, evimiz kadar küçük evren kadar geniş. Biliyorum ki benden binlerce daha olsa hepimiz yine aynı şeyleri düşünürdük.
Düşüncelerin, en geçerliyi değil hep en doğruya yelken açıyor. Belki bu yüzden seni bazen anlamamalarım ve hep en sonunda dediğine gelmelerim.
Duaların, beni her zaman şaşırtacak kadar insanca. Mert ve yürekli olmayı, merhametle acımayı ayırt etmeyi, dokuz köyden kovulacak olsam dahi doğruyu her şartta ve her zeminde savunmayı senden öğrendim.
Gülmelerin gül bahçesinden de güzel.
Ağlamaların –çok az görmüş olsam da- cehennemin en dip bucağı.
Sözlerin hep ok gibi. Her zaman tam on ikiden saplanan, acıtsa da öğreten cinsten.
Annemi yazayım diye oturdum, bilgisayarımın karşısına.
En genel cümlelerle, en doğruları yazmaktı amacım. Şimdi bakıyorum da;
Şimdi bana deselerdi ki; bir insanın, teni, gözleri, dudakları, elleri, ayakları, kalbi, düşünceleri, duaları, gülmeleri, ağlamaları, sözlerini tastamam anlatın ve karşınızda nasıl bir porte görüyorsunuz onu hayal edin deselerdi ne ile gerçekleştirmem, nasıl resmetmem gerekirdi seni?
Bir melekle mi, bir devle mi, bir muhteşemlikle mi, bir aslanla mı, bir kaplanla mı, bir güvercinle mi, bir çiçekle mi, bir sarayla mı, bir gökkuşağı ile mi, bir bulutla mı, bir güneşle mi?
Yetmezdi. İnan hiçbiri tek başına seni anlatmaya yetmezdi. Birleştirdiğimde ise zaten heybetiyle bütün bir dünyayı görürdüm karşımda.
Doğum günün kutlu olsun anneciğim.
Seni verdikleri için atana, babamla evlendiğin için sana; geri kalan her şey için de Tanrıya şükrolsun.
Seni seviyorum.
Kızın Ecehan
Başım dimdik.
Eleştirdiklerimiz ve kabımıza sığamadık durumlarımız var elbet. Buna rağmen Türk kadını olmanın verdiği gururu, bir madalya gibi yüreğimde taşıyorum.
Eğer kadın engellenmezse, bahçedeki birkaç darı kırıntısı için birbirine düşen bir neslin asla yetişmeyeceğini biliyorum.
Eğer kadın okursa, er ya da geç doğruyu yanlıştan ayırmayı, gecenin sabahtan ayrılması kadar açık ve net ve de hemencecik olacağını biliyorum.
Eğer kadın içindeki cesareti yılmadan ve korkmadan ortaya koyarsa, medeniyeti dahi bir beşik gibi sallayacağını biliyorum.
Eğer kadın kendini bilirse, bilinmezliklerin sonbahar yaprakları gibi uçuşacağını ve düşen her yaprağın altından goncalar filizleneceğini biliyorum.
Bildiklerimin hepsini Muhteşem Türk’e, diyorlar ya gerçekten onu da Tanrı’ya borçluyum.
Sağ ol Atam.
Bana bilerek ve isteyerek bir bayram yaşattığın için…
Sağ ol Tanrım.
Ona ülkemin namusunu temizlettiğin için.
Dün gece kızım Elif ateşlendi. 39.1
Bazı insanlar;
Eğer sürekli bir şekilde hep bir duvara toslamışlarsa;
Bu insanların,
Önündeki duvarları gerçekten yıksanız bile, onlar o duvarları hep var sanırlar. Ve artık hayal ettikleri bu duvarların yanından yakınından bile geçmemeyi de "başarı" sayarlar.
Asla anlatamazsınız, duvarların aslında artık olmadığını.
İşte bu; "öğrenilmiş çaresizlik"tir.
Nokta.

Sevgili Antartika dün gece aklıma "her yeri bayraklarla donatalım" fikrini soktu.
Hemen yaptım. Balkonum böyle güzelleşti.
Lakin, bir duygu var ki yenemiyorum, aslında kendimizi ispat etmek için, "biz ölmedik!" demek için kendi vatanımızda bunu yapmak zorunda kalmamalıydık. Azınlık mıydık ki, sesimizi duyurmak için bayrak asıyorduk?
Namus bir erdemdir mesela, buna ya sahipsindir ya değilsindir. Ama buna sahipsen, balkonuna yazıp asmazsın "ben namusluyum" diye.
Bayrağım namusum olmasına rağmen, bana bugünlerde bunu yaptıran karaktersizlere öfke duyuyorum. Sevgi ve dostluk sınırım çevrimdışı oldu şimdilerde.
Neyse, balkonum güzelleşti ve ben bunu maalesef şu anda yapmak zorundaydım(!)
Gerisini siz düşünün...
Gördüğünüz o muhteşem yapıların, otellerin, tatil köylerinin işe nerede ve nasıl başladığını hiç düşündünüz mü bilmem.
Tuğladan örülü bir oda olur ilk başlanan yer, ya da prefabrik dediğimiz 10 dakikada konduruluveren ilk konaklardır işin temeli.
Her iş oradan yürür. Gerektiğinde mutfak, gerektiğinde makam odası, gerektiğinde çay ocağı, gerektiğinde kasa oluverir o hiç hesaba katmayacağınız yapılar.
O günlerde ne o yapıyı, nerde orda bulunan insanları bir diğeri küçümsemez. Çünkü amaç ortaktır, bir eser yaratmak.
Gün gelip, proje bittiğinde, o tuğlalı tek odada kafa kafaya verip düşündüğünüz insanlara randevu ile ulaşamaz olursunuz.
Eser sanki yapı değil de büsbütün sahibin kendisi oluvermiştir. Ya da o kişi kendini çevresindeki başka yalakaların da katkısıyla muhteşem görmeye başlamıştır. Ama dikkat buyurun esere değil bizatihi ve sadece kendisini.
Şekil değişmiştir artık, dolayısıyla her şeydir aslında değişen ve değişmesi gereken, öyle zanneder gariban ama zengin kişi.
Dün aynı tavadan menemene birlikte salladığınız kaşık sahibi, bugün ravyoli yemediğiniz için dalga bile geçer sizinle.
Yılların adı değişmiştir evet ama kimse düşünmez ki gelen her ocak aynı ocak, aynı şubat, aynı aralıktır size el sallayan.
Dolayısıyla, “ne oldum değil ne olacağım?” mıdır doğru düşünce, yoksa “ne oldum değil ne idim?” midir doğru olan?
Ben kararımı çoktan verdim aslında da, paylaşmak ve kendimi teyit ya da tenkit etmek istedim sanki.
Kısacası, her eserin, her yapının, her ailenin, her ilişkinin, her aşkın; bir şantiye dönemi mutlaka vardır ve olmalıdır.
Eğer bu dönemi yaşamadı ve yaşatmadı iseniz, hayatınızın ilgili bölümleri ile ilgili asla şikayet etmeye ya da böbürlenmeye hakkınız, benim gözümde asla yoktur.
Hayatımda bu kadar açık aleni ilk mimlenişim Sevgili dostum Fadime’den olmuş,
Emri başım üstüne,
Papatya, papatya, papatya (Gelin çiçeğim olsun diye yıllar yılı hayal edip, yine de elde edemeyen bir papatya aşığı olarak hem de bıkmadan usanmadan ve hala)
Evlatlarım, ailem, sevdalarım
Kızlarım meslek sahibi birer aslan olsun, ve ben bir köy evinde domates yetiştirip, bu sene fasulyelerimi kurtlar yedi diye onlara bir ton küfredebileyim. (Bu hayatın bana verebileceği fazla bir lüks kalmadıJ)
Ben hiçbir huyumu sevmiyorum. Ama hiçbir huyumu sevmememi çok seviyorum, bu bir olsun.
İki, iyi ödül veririm.
Üç, iyi ceza veririm.
Geri kalan yanımla hep dövüş halindeyim ki, bir değil, beş değil ki anlatayım…
Konu ne olursa olsun, “zihin çapını” es geçen insanlarla aynı kaldırımdan yürümeye bile tahammül edemiyorum.
İki, üç ve bir milyonuncu hareketin de başlangıç noktası bu…
6. Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü, dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay...
Sevdamın bana kazık attığı gündü o! Hiç affetmeyeceğim ama paşa paşa unutmak zorunda kaldığım, kimsenin de yaşamasını istemediğim bir matem gün vardı elbet bu bacının da hayatında… Ve her şeyin TDK’da bile anlamı bulunamadığı yekpare gündü o.
Ama ne var biliyor musun? Beni büyüttü, aşka aşık etti yine de o…
Her şeye rağmen de ve hala… “iyi ki vardı”
Sevgili can dostum Fadime (anayolçıkmazı), umarım görevimi yerine getirebilmişimdir. Seni özledim.
Ve,
Adet olduğu üzere,
Aynı soruları cevaplamasını istediğim (dolayısıyla mimlediğim) dostlarım;
Tufan(Gaziler 54)
Newbahar
Orhankaradoğan
Hasretsenfonileri
Suskunbiradam
KapalıkapılarJ
« Önceki | Sonraki »